Serhun Al 60. Hejmar / 5:00
Mehmet Gürses ve David Romano ile Mülakat: Küresel Belirsizlikler ve Orta Doğu’nun Yeni Jeopolitik Koşullarında Kürt Siyaseti

Mehmet Gürses ve David Romano ile Mülakat: Küresel Belirsizlikler ve Orta Doğu’nun Yeni Jeopolitik Koşullarında Kürt Siyaseti

Serhun AL: Longue durée perspektifinden bakıldığında, Kürtlerin Orta Doğu’daki siyasal ve kültürel statüsü, yirminci yüzyılın başından yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğine kadar evrilen küresel ve bölgesel güç yapıları çerçevesinde karşılaştırmalı olarak nasıl değerlendirilebilir? Bu uzun yüzyıl boyunca Kürt siyasetinin yönelimleri açısından başlıca yapısal süreklilikler ve kritik kırılmalar neler olmuştur? Bu bağlamda Rojava neyi temsil etmektedir (sembolik ve siyasal olarak)? Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) ortaya çıkışıyla arasında ne gibi farklar bulunmaktadır?

Mehmet Gürses: Son yüz yılı kabaca üç döneme ayırmak mümkündür: (1) Soğuk Savaş öncesi dönem; (2) Soğuk Savaş dönemi (1950–1990); ve (3) Soğuk Savaş sonrası dönem.

İlk dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Türk, Arap ve Fars merkezli ulus-devletlerin yükselişi ve eş zamanlı olarak Kürtlerin kendilerini büyük ölçüde dışlayan bu yeni siyasal oluşumlara karşı çıkmalarıyla şekillenmiştir. Ancak bu karşı çıkışlar askeri yenilgilerle sonuçlanmıştır. Bu dönemin Kürt isyanlari daha çok yerel ve mahalli bir karakter taşır. Kürtlerin yeni kurulan devletlere karşı yürüttükleri asimetrik mücadele büyük ölçüde yalnız ve dağınık bir biçimde gerçekleşmiştir. Hem siyasal hem de askeri açıdan Kürt hareketleri bu dönemde daha çok geleneksel yöntem ve söylemler üzerinden bir karşı mücadele geliştirmiştir.

İkinci dönem, yani 1950-1990 arasındaki Soğuk Savaş yılları, Kürtlerin giderek bölgesel ve aynı zamanda küresel güç mücadelelerinde önemli bir araç ve aktör haline geldikleri bir dönemdir. Bu süreçte Kürt hareketleri hem düşünsel hem de askeri anlamda kendi coğrafi sınırlarını aşmaya başlamıştır. Kürt siyaseti ve mücadelesi hızla daha bölgesel ve daha örgütlü bir karakter kazanmıştır. Geleneksel yapılar ve mücadele yöntemleri hızlı bir şekilde modernleşmiş; eski aşiret temelli mücadele ve cephe savaşlarının yerini gerilla savaşı ve modern ulus fikri etrafında şekillenen siyasal örgütlenmeler almıştır. Bu dönem aynı zamanda Kürtlerin modernite ile daha yoğun ve net bir şekilde karşılaştıkları bir süreçtir.

Bu dönüşüm, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Amerikan hegemonyasının Ortadoğu’da daha belirgin hale gelmesiyle birlikte daha da derinleşmiş ve hız kazanmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Kürt hareketleri modern örgütlenmelerini büyük ölçüde tamamlamış ve giderek küreselleşmiş bir aktör olarak ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle bu tarihsel süreç, keskin kopuşlardan ziyade sürekli bir dönüşüm dinamiği olarak okunabilir. Bu dönüşüm, doğası gereği, kırılmaları barındırsa da, büyük resimde süreklilik içeren bir dönüşüm hali daha belirgindir. Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi bu dönüşümün en belirgin yansımalarından biridir. Kürtler artık dünya siyasetinin bir parçası haline gelmiştir. Rojava süreci de bu dönüşümün başka bir tezahürüdür. Her ne kadar bu süreç bölgesel ve küresel siyasetin dinamiklerine bağlı olarak farklı biçimler alsa da, özünde küreselleşen bir Kürtlük ve Kürt siyasetinin giderek hızlanan ilerleyişine işaret etmektedir.

David Romano: Öncelikle şunu kabul etmeliyim ki, genel bir kural olarak “longue durée” türü analizlerle çok fazla meşgul olmuyorum. Tarihin doğrusal bir şekilde ilerlediğine ya da temelde yeni ilişki biçimlerine evrildiğine pek ikna olmuş değilim. Bununla birlikte, kimliklerin, ideolojilerin ve davranış kalıplarının zaman içinde dalgalandığını; kimi zaman oldukça güçlenip kimi zaman geri çekildiğini kabul ediyorum.

Kürtler söz konusu olduğunda, çok kötü sonuçlanmış olanlar da dahil olmak üzere her önemli siyasal gelişme, bir sonrakini şekillendirir. Örneğin Mahabad’daki Kürdistan Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nin ihaneti ve Pehlevi rejiminin askerî müdahalesiyle yıkıldı. Ancak 1946 yılının Ocak ayında Çarçıra Meydanı’nda yapılan o ilan, dünyanın dört bir yanındaki Kürtlere ilham verdi ve bugün hâlâ varlığını sürdüren güçlü bir sembolizm yarattı.

Aynı durum 2017’de Başûr’da yapılan bağımsızlık referandumu için de söylenebilir. Bunun sonuçları Kürtler açısından hemen ardından gelen acı bir geri çekilme oldu; ancak tarihte ilk kez Kürdistan halkı bağımsızlık konusunda demokratik bir oylama yapma fırsatı buldu ve dünya kamuoyuna tercihinin ne olduğunu açıkça gösterdi. Bu gerçek kalıcıdır. Geçici geri çekilmeler ve sarsıntılar ne olursa olsun, bir ulusun inşasına katkı sağlayan türden bir deneyimdir.

Aynı durum, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin temsilcilerinin yurt dışına halklarının tanınmış liderleri olarak gitmeleri ya da Kürdistan’da yabancı diplomatları kabul etmeleri için de geçerlidir. Bu, 50 yıl önce hayal bile edilemeyecek bir durumdu.

Rojava da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kürdistan Cumhuriyeti ve Irak’taki Kürdistan Özerk Bölgesi gibi, Kuzeydoğu Suriye’nin Özerk Kantonları da Orta Doğu’da yaygın olan baskıcı, dışlayıcı ve otoriter modellere karşı Kürtlerin öncülük ettiği bir alternatif ortaya koydu. En zor koşullar altında, Rojava’daki Kürtler tüm etnik ve dinî topluluklara saygı gösteren ve dünyaya İspanya Devrimi döneminden bu yana görülmemiş türden demokratik yerel siyasetin bir deneyimini sunan kayda değer bir siyasal yapı kurdular.

Her ne kadar etraflarını saran çok daha büyük güçler ve Washington’daki kayıtsız ve nankör bir yönetim karşısında geri çekilmek zorunda kalmış olsalar da, başardıkları şey kalıcı olacaktır. Ayrıca onları henüz tamamen gözden çıkarmak gerektiğini de düşünmem; Suriye’de ve kendi geleceklerini belirleme sürecinde hâlâ çok önemli bir rol oynayabilirler.

 

Serhun AL: Soğuk Savaş’tan bu yana Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürtlere yönelik dış politikasının temel belirleyicileri neler olmuştur? Bu bağlamda İsrail’in olumlu ya da olumsuz bir etkisinden söz edilebilir mi? KBY’nin ve Rojava’nın ortaya çıkışı ve varlığını sürdürebilmesi, ABD’nin askerî, siyasal veya diplomatik desteği olmaksızın mümkün olur muydu? Amerika Birleşik Devletleri Kürt özyönetimi açısından vazgeçilmez bir güvence midir, yoksa bugün Orta Doğu’da Kürt hareketleri için uygulanabilir alternatif güç dengesi stratejileri mevcut mudur?

Mehmet Gürses: Yukarıda bahsettiğim Soğuk Savaş döneminin artık geride kaldığını düşünüyorum. Kürtler bu süreci önemli kazanımlar elde ederek aşmıştır. ABD’nin ve/veya diğer bölgesel güçlerin bu konudaki politikaları elbette dikkate değerdir. Nitekim ABD’nin Irak politikası ve sonrasındaki işgali olmadan Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ortaya çıkışını açıklamak oldukça zordur.

Bununla birlikte, bu durum yalnızca dış müdahalelerle açıklanamaz; Kürtlerin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan unsurlar da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Başka bir ifadeyle, ABD’nin müdahalesi Kürtlerin coğrafi, demografik, siyasal ve askerî örgütlenmeleri ile birleşerek bu sonucu doğurmuştur. Suriye’de yaşanan gelişmeler de benzer bir çerçevede değerlendirilebilir. ABD’nin ve/veya İsrail’in desteği önemli olmakla birlikte, Kürtlerin kendi toplumsal ve siyasal gerçeklikleri olmadan bu destek tek başına bu ölçekte sonuçlar doğurabilecek bir derinliğe ve kapasiteye sahip değildir.

David Romano: Amerika Birleşik Devletleri, hem Soğuk Savaş sırasında hem de sonrasında, esas olarak Orta Doğu’ya ve bölgenin petrol ve doğal gaz kaynaklarına Batı’nın istikrarlı erişimini ve nüfuzunu sürdürmekle ilgilenmiştir. ABD’nin bunu gerçekleştirmeye yönelik stratejisinin bir parçası, İsrail’i bölgede bir müttefik devlet ve zaman zaman bir vekil aktör olarak kullanmasına dayanır. ABD tarafından vekil olarak kullanıldığında İsrail, Batı’nın erişimini ve etkisini engelleyebilecek ancak ABD’nin doğrudan karşı karşıya gelmek istemeyebileceği devletlere ya da gruplara baskı uygular ve onları hedef alır.

Daha sınırlı ölçüde, Irak’taki Kürt öz-yönetimi de ABD için benzer bir güvenli alan ve müttefik olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum ABD’nin ona yönelik ciddi tehditlere hoşgörü göstermemesine yol açmaktadır (ancak aynı zamanda, istikrarı koruma ve diğer ilişkileri dengeleme kaygıları nedeniyle ABD Başûr’un bağımsızlığını ya da sınırların yeniden çizilmesini desteklememektedir).

Ne Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ortaya çıkışı ne de Rojava’daki yönetim, ABD desteği olmadan mümkün olabilirdi; aynı şekilde bu yapıların hiçbiri ABD’nin belirli ölçüde devam eden desteği olmadan varlığını sürdüremez. Elbette ileride başka alternatifler ortaya çıkabilir, ancak şu ana kadar böyle bir durum gerçekleşmemiştir.

İsrail, dünyada güçlü ve bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasını kendi çıkarlarıyla gerçekten uyumlu gören tek devlet olarak öne çıkmaktadır. Ancak İsrail, bu tercihini gerçeğe dönüştürebilecek Amerika Birleşik Devletleri gibi bir güce sahip değildir. İsrail’in kendisi de ABD’nin bir müttefiki durumundadır ve Washington’un bölgeye yönelik tercihleri karşısında fazla ileri gidememektedir. Eğer hem Kürt aktörler hem de İsrail, ABD’yi çıkarlarının daha fazla Kürt self-determinasyonu ya da tam egemen Kürt devlet yapılarının ortaya çıkmasıyla daha iyi korunacağına ikna edebilseydi, bölgede Kürtlerin lehine önemli değişimler yaşanabilirdi.

Ancak Türkiye de bölgede son derece önemli bir aktör ve ABD’nin kilit müttefiklerinden biri olmaya devam etmektedir. Ankara ise bu tür olasılıkları kesinlikle kabul edilemez görmektedir. Dolayısıyla ABD–Türkiye ilişkilerinde çok dramatik bir değişim yaşanmadıkça, mevcut durumun korunması muhtemeldir.

 

Serhun AL: Rojava, 2010’ların başından itibaren—özellikle Rusya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’ni içeren—bölgesel jeopolitik dinamiklerin ve küresel güç rekabetlerinin odak noktalarından biri hâline nasıl ve neden gelmiştir? Bu dinamikler, 2024 sonlarından itibaren Esad sonrası dönemde nasıl bir yoğunlaşma göstermiştir? Bu bağlamda, Ahmed el-Şara’nın Suriye’de geçici cumhurbaşkanı olarak öne çıkmasının ardından Rojava uluslararası düzeyde giderek marjinalleştirilmiş ya da bilinçli biçimde zayıflatılmış mıdır? Bu durum, devlet dışı ya da yarı-devlet niteliğindeki Kürt siyasal projelerinin uluslararası tanınma ve korunmasının sınırları hakkında ne söylemektedir?

Mehmet Gürses: Rojava tecrübesini çok farklı şekillerde ele almak mümkündür. Örneğin bunu bir “yenilgi” olarak okumak mümkündür. Ancak bu sonuç büyük ölçüde “başarıyı” nasıl tanımladığımıza bağlıdır. Eğer başarıyı dar ve aynı zamanda maksimalist bir çerçevede ele alırsak, Kürtlerin Rojava’da yenildiğini söylemek mümkündür; zira bağımsız ya da federal bir yapı olarak kalıcı bir statü elde edilememiştir.

Buna karşılık, başarıyı daha geniş bir perspektiften ve hem Kürtlerin hem de Suriye’nin genel bağlamını dikkate alarak değerlendirdiğimizde, Kürtlerin Suriye’de önemli bir aşama kaydettiğini söylemek mümkündür. Hem askerî hem de toplumsal alanda elde edilen bu kazanımlar, zaman içinde derinleşme ve genişleme potansiyeli taşımaktadır.

Bu nedenle kısa vadeli bir değerlendirme, Rojava tecrübesinin yanlış okunmasına yol açabilir. İlk soruda değinilen longue durée perspektifine geri dönersek, bırakın yüz yıl öncesini, yalnızca on beş yıl öncesiyle karşılaştırıldığında bile Rojava’da çok belirgin bir kazanımın ortaya çıktığı görülmektedir.

David Romano: Bence Suriye’de PKK’ye yakın olan Kürt öncülüğündeki grupları desteklemek, Amerikalıların diğer tüm seçenekleri denedikten sonra başvurduğu son tercih oldu. Buna, Esad ve IŞİD’e karşı savaşmaları için Sünni Arap isyancıları eğitip silahlandırmayı amaçlayan ancak başarısızlıkla sonuçlanan CIA ve Türkiye destekli program da dahildi. Amerikalılar, PKK’nin kendilerine yönelik ideolojik bakışının kapitalist emperyalizm olarak tanımlandığını çok iyi biliyorlardı.

Buna rağmen ortaya çıkan tablo muhtemelen onları şaşırttı: Son derece yetenekli bir Kürt öncülüğündeki askeri güç ve sorumlu davranan bir yönetim, ayrıca tüm etnik ve dini topluluklardan insanlar için bir sığınak sunan bir yapı. Suriye’de bir dönem Kürt savaşçılar, muhtemelen dünyada aynı anda hem ABD’nin hem de Rusya’nın hava saldırılarını düşmanlarına karşı çağırabilen ilk ve tek güç durumundaydı.

Kürt güçleri genel olarak Amerikalıların her talebine uydu: Arap güçlerinin çok etnisiteli bir Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ordusuna entegre edilmesinden, Türkiye’ye yönelik herhangi bir saldırının engellenmesine kadar. Ancak SDG–ABD ittifakının IŞİD tehdidini büyük ölçüde ortadan kaldırmasından ve Esad rejiminin düşmesinden sonra, Washington’un – Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve diğerlerinin etkisi altında – bu ilişkinin artık faydasını doldurduğuna karar verdiği görülüyor.

Perde arkasında İsrailliler Washington’u Suriye’de kalmaya ve Suriyeli Kürtleri desteklemeyi sürdürmeye ikna etmeye çalıştılar. Fakat Trump yönetimi, yatırım, işbirliği ve istikrar vaat eden yeni Şam yönetimini desteklemek ve diğer bölgesel devletlerle çalışmakta daha fazla kazanım gördü.

Şam, Doha, Ankara ve Riyad’ın sunduğu güç, nüfuz ve mali kaynaklar, Suriye’deki herhangi bir Kürt öncülüğündeki yönetimin sunabileceğinden çok daha fazlaydı. Amerikalılar ayrıca, Suriyeli Kürtlerin ademi merkeziyetçilik ve özerklik taleplerini siyasi olarak destekleyeceklerine dair hiçbir zaman açık bir taahhütte bulunmamışlardı. İsrailliler ve birçok kişi bunun bir hata olduğunu düşünse de, sonuçta başka çıkarlar ağır bastı.

Bu durum Kürtler için bir başka acı ders niteliğindedir. Ancak bu dersin yanlış şekilde çıkarılmaması gerekir: Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçler Irak Kürdistanı’nın özerkliğini kendi çıkarları açısından çok önemli görmeye başlamış ve buna yönelik taahhütlerde bulunmuşlardır. Dolayısıyla bazı durumlarda devlet dışı ya da yarı-devlet niteliğindeki Kürt siyasi projeleri oldukça ileri noktalara ulaşabilmektedir.

Suriye kantonları örneğinde ise Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) hatası muhtemelen siyasi çerçevesini genişletmemesi ve Kürt Ulusal Konseyi (KNC) ile diğer aktörleri sürece dahil etmemesi oldu. Batılı liderler, kantonların sadece PKK’nin tek partili bir devleti olduğu ve nihayetinde ideolojik olarak kendilerine karşıt kalacağı yönündeki görüşe fazlasıyla kolay ikna edildiler.

 

Serhun AL: Modern Kürt siyasal bilinci ve kolektif hafıza çerçevesinde Rojava, esas olarak tarihsel bir zafer, bir yenilgi ya da hem güçlenme hem de yeniden travmatizasyonu içeren daha muğlak bir deneyim olarak mı yorumlanmalıdır? Rojava’nın 2013’teki kuruluşu, 2024’e kadar süren toprak ve idari genişlemesi ve sonrasındaki toprak kayıpları ile kurumsal gerilemesi, Halepçe gibi önceki Kürt travmaları ve siyasal mobilizasyon anlarıyla nasıl ilişkilendirilmelidir? Bu anlamda Rojava projesi, tamamlanmış bir deneyim, askıya alınmış bir süreç ya da Kürt siyaseti içinde dönüşmekte olan bir paradigma olarak mı değerlendirilmelidir?

Mehmet Gürses: Rojava deneyimi henüz yolun başındadır. Bu sürecin ne bir yenilgi ne de askıya alınmış bir proje olduğunu düşünüyorum. Yukarıda da değindiğim gibi, yenilgi ya da başarı büyük ölçüde bu kavramları nasıl tanımladığımıza bağlıdır. Aslında bu iki kavram çoğu zaman iç içe geçmiş ve görece niteliktedir. Siyasette, özellikle de uzun soluklu mücadelelerde, başarı çoğu zaman tedrici ve görece bir süreçtir.

Kürtlerin “küresel” siyasetin bir parçası olma hali devam etmektedir ve Rojava’da bugün “yenilgi” gibi görünen bazı gelişmeler aslında yalnızca geçici bir “tökezleme” olarak değerlendirilebilir. Büyük resme bakıldığında, Rojava’da ortaya çıkan dönüşüm geriye doğru kolayca işletilemeyecek kadar derin ve esaslı bir değişime işaret etmektedir.

David Romano: Rojava’yı Kürt (ve uluslararası) siyaseti içinde dönüştürücü bir siyasal paradigma olarak görüyorum. Ocak ayında en kötü ihtimallerden korkmuş olsam da, bu satırların yazıldığı Mart 2026 itibarıyla en kötü senaryonun gerçekleşmemiş olduğunu görmek beni büyük ölçüde rahatlattı. Kitlesel bir etnik temizlik ya da katliam yaşanmadı ve Rojava halkı şu anda daha sınırlı da olsa belirli düzeylerde bir özerkliği koruyor. Görünüşe göre hatta savaş güçlerinin 3–4 tugayını da bütünlüklü birlikler olarak muhafaza ediyorlar.

Bunun bir nedeni kuşkusuz ABD’nin Şam’daki El-Şara hükümetine verdiği sert uyarılar olmuştur; Washington, katliamlara veya etnik temizliğe tolerans göstermeyeceğini açıkça bildirdi. Ancak yavaş yavaş El-Şara’nın düşündüğüm kadar kötü bir aktör olmayabileceğini, belki de uzlaşmaya ve taviz vermeye hazır olduğunu, Kürtleri ve diğer toplulukları yeni Suriye içinde kabul etmeye istekli olabileceğini düşünmeye başlıyorum. Elbette bunu kesin olarak bilmiyorum; fakat belki de ilk kez böyle bir ihtimale umutla bakmamıza izin verecek bir durum ortaya çıkıyor.

Eğer Rojava daha sınırlı bir özerklikle de olsa varlığını sürdürebilirse, kendi kendini yönettiği dönemde Kürtlere ve dünyaya bıraktığı olumlu örneğin ötesinde hâlâ başarılabilecek çok şey vardır. Hatta bu durum, Suriye’de ve başka yerlerde İslamcılar ve diğer aktörlere, Kürtlerle – hatta seküler Kürtlerle bile – düşman olmak zorunda olmadıklarını, aksine birlikte çalışmanın ya da en azından birbirlerini kabul ederek bir arada var olmanın mümkün olduğunu gösterebilir.

Belki bu sadece bir temenniden ibarettir. Fakat Rojava’daki bütün proje de başlangıçta bir temenni değil miydi? Buna rağmen en zor koşullar altında bile çok şey başarmayı başardı.

 

Serhun AL: Ankara ile Abdullah Öcalan arasında son dönemde gündeme gelen temas ve diyalog girişimleri, Orta Doğu’daki daha geniş jeopolitik yeniden hizalanmalar ışığında nasıl değerlendirilmelidir? Bu gelişmeler, ABD ve İsrail’in İran’da rejim değişikliği hedefi ve yeni başlayan savaş ile ne ölçüde bağlantılıdır? Bu değişen bölgesel düzende, İran’da Rojava veya KBY benzeri yeni Kürt özerk ya da yarı-devlet oluşumlarının ortaya çıkması için makul koşullar var mıdır, yoksa İran örneği Kürtlerin toprak temelli özyönetimi açısından yapısal bir sınırı mı temsil etmektedir?

Mehmet Gürses: İlk soruya verdiğim cevabı esas alırsak, yani yukarıda çizdiğim çerçeveyi doğru kabul edersek, İran’daki gelişmeleri de Kürtlerin küresel siyasetin bir parçası haline gelmesinin bir yansıması olarak okumak mümkündür. Değişen dengeler, yani jeopolitik dönüşümler, Kürt gerçekliğiyle birleştiğinde Kürtlerin bariz bir şekilde görünür hale geldiği ve dikkate alınmak zorunda kaldığı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, yüz yıl önce daha çok mahalli nitelik taşıyan Kürt siyaseti ve mücadelesi artık küresel bir boyut kazanmıştır.

Elbette bu jeopolitik kayma Kürtleri aşan, hatta tek başına mevcut devletlerin de ötesine geçen daha geniş ölçekli bir dönüşümün parçasıdır.

Bu durum adeta tektonik bir kaymaya benzemektedir ve beraberinde hem büyük fırsatlar hem de ciddi riskler doğurmaktadır. Bu bağlamda Öcalan’ın son dönemdeki argümanları, büyük taşların ve dengelerin yer değiştirdiği böyle bir dönemde dikkatli olunması gerektiğini ve büyük dönüşüm sürecinde realpolitik bir perspektifle hareket edilmesini önermektedir. Öcalan’ın yaklaşımı, bu anlamda, realpolitiği iyi okuyan ve örgütsel yapıya zarar verebilecek ya da onu zayıflatabilecek duygusal ve aceleci adımlardan kaçınmayı amaçlayan bir çizgi olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan bakıldığında, Öcalan ve temsil ettiği siyasal çizgi daha çok uzun soluklu bir maraton koşusuna benzemektedir. Yüz metre yarışında elde edilen kısa vadeli bir başarı, böylesine uzun ve karmaşık bir mücadelede tek başına belirleyici olmayabilir.

David Romano: Amerikalılar ve İsrailliler, çeşitli Kürt gruplarını – farklı İranlı Kürt (Rojhelatî) partileri ile oldukça büyük peşmerge silahlı güçlerine sahip Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni – İran’a karşı kendilerine yardım etmeye ikna etmeye çalışıyorlar. Görünüşe göre kendilerinin göndermek istemediği “sahadaki askerleri” arıyorlar.

Birçok kişi, özellikle de solda yer alanlar, şu şekilde karşılık veriyor:
“Buna yine kanmayın! Suriye’de IŞİD’i yendikten sonra Suriyeli Kürtleri kelimenin tam anlamıyla ortada bıraktılar. 1991’de Bush Iraklılara Saddam’a karşı ayaklanmalarını söylediğinde ne olduğunu hatırlayın; sonra Kürtleri ve Şiileri ortada bıraktı. Ya da 1975’te Kissinger ve Şah’ın desteklediği Irak’taki Kürt ayaklanması, ardından gelen ihanet… Hatta daha yakın zamanda, Iraklı Kürtler bağımsızlık referandumu yaptığında ABD bunu desteklemedi ve Irak ordusu ile Şii milislerin üzerlerine gitmesine izin verdi. İş bitince yine ihanete uğramak için onların top yemi olmayın!”

Ancak bu güçlü uyarı ve tarihsel hafızaya bazı önemli nüanslar eklemek gerekir. Suriyeli Kürtler, 2014’te ABD ile başlayan işbirliği olmasaydı muhtemelen bugün hiçbir özerkliğe sahip olmayacak, hatta belki de varlıklarını bile sürdüremeyeceklerdi. Evet, şimdi Trump’ın temsilcisi Tom Barrack ve benzeri gelişmeler nedeniyle ciddi bir gerileme yaşadılar; fakat ABD aynı zamanda Şam’daki El-Şara hükümetine, Kuzeydoğu Suriye’de Kürtlere veya başka gruplara yönelik katliamlara asla izin vermeyeceğini çok güçlü biçimde iletti (Kongre’de Lindsay Graham ve diğerlerinin baskısıyla). Ayrıca bugün bile belirli ölçülerde özerkliklerini koruyorlar.

1991 meselesine gelince; Amerikalılar o yıl Operation Provide Comfort (Türkiye’de Çekiç Güç harekatı olarak bilinen operasyon) kapsamında Irak Kürdistanı’nda özerk bir güvenli bölge oluşturdular. Bu da sonunda Irak’ta tanınmış bir Kürdistan Özerk Bölgesi’nin ortaya çıkmasına giden yolu açtı (ABD ayrıca 1991’de Iraklı Şiilere yönelik ihanetini de 2003’ten sonra onları iktidara taşıyarak telafi etti).

Dolayısıyla mesele karmaşıktır. Çünkü şaşırtıcı olmayan biçimde Amerika (ve İsrail) ile çeşitli Kürt partileri kendi çıkarlarını izlemektedir. Amerikalılar – bağımsız bir Kürt devletini görmek isteyen İsraillilerden farklı olarak – bölgede sınırların değişmesinin kendi çıkarlarına uygun olmadığı sonucuna varmışlardır. Bazı kritik dönemeçlerde Kürtler ABD ile işbirliğinden büyük kazanımlar elde etmiş, bazı dönemlerde ise (özellikle 1975’te) tam tersi yaşanmıştır. Ayrıca hedeflerini ilerletmek için işbirliği yapabilecekleri aktör seçenekleri de oldukça sınırlıdır.

Bu özel durumda, görünüşe göre Donald Trump Irak’taki Kürtlerle uzun bir görüşme yaparak yardım istemiştir. Elbette bu görüşmenin ayrıntılarını bilmiyorum; ancak Kürtlerin, işler ters giderse yine ortada kalmaktan korktukları anlaşılıyor. Özellikle Mesud Barzani, 2017’deki bağımsızlık referandumu sırasında Trump yönetiminin tutumuna hâlâ öfkeli görünüyor; o dönemde ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson referandumu “gayrimeşru” olarak nitelendirmişti. Bu nedenle Barzani’nin Amerikalılara “hayır” dediği belirtiliyor.

Ben bazen (elbette kesin olarak bilmeden) Barzani’nin Amerikalılara şu şekilde yanıt verdiğini hayal ediyorum:
“Son 20 yıldır bize Irak’ın parçası olarak kalmamızı söylediniz. Peki, Bağdat bu meseleye dahil olmamızı istemiyor ve biz de, hoşumuza gitse de gitmese de, hâlâ Irak’ın parçasıyız. O halde Bağdat yönetimi bunu açıkça reddederken şimdi nasıl gelip bizden böyle bir şey yapmamızı isteyebiliyorsunuz? Hangisi doğru? Irak’ın parçası mı olacağız yoksa bağımsız mı?”

Dolayısıyla Washington bu kez Kürtlere daha önce hiç sunmadığı bir şey teklif etmiyorsa, bu talepleri reddetmeleri son derece anlaşılabilir.Ancak durum Rojhelat (İranlı) Kürtler için farklıdır. 1946’dan, yani Sovyetlerin onları terk ettiği Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti deneyiminden bu yana kimse onlara yardım etmedi. O kısa ömürlü Sovyet destekli Kürdistan Cumhuriyeti, Sovyet desteğinin çekilmesiyle sona ermiş ve cumhuriyetin liderleri İran ordusu tarafından idam edilmiştir. O günden beri Rojhelatlı Kürtler hem mevcut İran rejimi hem de Şah dönemi altında büyük acılar çektiler.

Bu nedenle, 1946’dan bu yana ilk ve belki de tek fırsatları şimdi ortaya çıkmış olabilir. Iraklı Kürtlere göre kaybedecekleri daha az, kazanabilecekleri ise çok daha fazladır. Bu yüzden bu mücadeleye katılmaya karar verebilirler. Eğer böyle yaparlarsa, umarım yalnızca ciddi miktarda silah elde etmekle yetinmezler. En azından şu güvenceleri sağlamaya çalışmaları gerekir:

• Demokratik, adem-i merkeziyetçi ve federal bir İran vizyonlarına ABD’nin açık ve kamuya yönelik desteği

• Yalnızca Tahran’a karşı değil, aynı zamanda Türkiye’ye karşı da onları savunacağına dair güçlü bir Amerikan taahhüdü (Türkiye, İran dâhil olmak üzere herhangi bir yerde Kürtlerin kazanım elde etmesini engellemek için gelişmeleri dikkatle izliyor)

Onların da Suriye’deki Kürt öncülüğündeki özerk yönetim gibi ortada bırakılmaması gerekir. Özellikle Washington’da zaman zaman Reza Pahlavi’yi İran’a geri getirme gibi fikirlerin konuşulduğu düşünülürse, bu konu daha da önem kazanıyor. Şu anda Kürtlerin Washington’a güvenmeleri elbette zor olacaktır. Ancak alternatifin mevcut İran rejiminin devam etmesi olması da pek tatmin edici bir seçenek değildir.

 

Serhun AL: Günümüzde giderek daha illiberal ve parçalı bir uluslararası düzenin pekiştiği bir bağlamda, önümüzdeki on yıl içinde Kürtlerin karşı karşıya kalacağı en önemli riskler ve fırsatlar neler olacaktır? Büyük güç rekabetinin derinleşmesi ve bölgesel otoriter rejimlerin dayanıklılığı, farklı devlet bağlamlarında faaliyet gösteren Kürt aktörlerin stratejik seçeneklerini nasıl yeniden şekillendirebilir?

Mehmet Gürses: Bütün bu devasa değişimler elbette ciddi fırsatlar içerdiği gibi, belki de daha büyük riskleri de beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda fırsat ve risk kavramlarını, yukarıda değindiğim “başarı” ve “yenilgi” kavramlarıyla birlikte düşünmek gerek. Fırsat dediğimiz durum çoğu zaman riski de içinde barındırır; dolayısıyla bu iki kavramı birbirinden tamamen bağımsız ele almak doğru değildir. Kürtler ve onları temsil eden örgütlenmeler bu fırsatları gerçekçi, yani realpolitik bir çerçevede değerlendirebildikleri ölçüde kalıcı kazanımlar elde edebilirler. Buna karşılık duygusal ve ani tepkilerle hareket edilmesi, Kürtlerin “Filistinleşmesi” olarak ifade edilebilecek ciddi bir risk de barındırmaktadır.

Bu “Filistinleşme” durumunun coğrafi, siyasal, ve toplumsal olmak üzere üç boyutu vardır. Coğrafi boyut, bölünmeyi ve topraksal bütünlüğün zayıflamasını ifade eder. Siyasal boyut, radikal ancak etkisiz küçük gruplara parçalanma riskini içerir. Toplumsal boyut ise, öfke ve hayal kırıklığının hâkim olduğu bir toplumsal ruh halinin ortaya çıkmasını ifade eder.

Kürt gerçekliği bu tür bir senaryonun gerçekleşmesini önemli ölçüde sınırlayan bazı unsurları da barındırmaktadır. Özellikle coğrafi ve demografik faktörler, böyle bir durumun ortaya çıkma ihtimalini büyük ölçüde azaltmaktadır.

Ancak bu riskin toplumsal boyutu tek başına bile oldukça ciddi sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Kürtlerin ve onları temsil eden siyasal yapıların bu psikolojik tuzağa düşmesi, yani eleştiri ve öfkenin giderek kendi içlerine yönelmesi, uzun vadede oldukça yıkıcı sonuçlar doğurma potansiyeline sahip önemli bir risk olarak karşımızda durmaktadır.

David Romano: Bence liberal ve kurallara dayalı uluslararası düzen fikri, 1990’larda Batılıların bir süre kendi kendilerine anlattıkları hoş bir hikâyeden ibaretti. Bugünün gerçeği realpolitiktir; aslında geçmişte de durum buydu, sadece daha nazik bir dilin arkasına gizlenmişti.

Kürtler de herkes gibi bu oyunu ellerinden geldiğince oynamak zorundadır ve umutlarını Avrupa’nın uluslararası hukuk ve insan hakları anlayışına bağlamamalıdırlar. Çünkü Avrupalıların kendileri bile, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sahip oldukları barış ve güvenlik ortamı zayıfladığı anda, bu ilkeleri hızla bir kenara bırakacaktır. Bunu söylemek zorunda olduğum için üzgünüm.


Devamı Kürt Tarihi Dergisi'nin 60. Sayısında

  • Bu içeriği paylaşmak ister misiniz?